
Sistematik Şiddet:Türkiye’de Kadın Cinayetleri #istanbulsözleşmesiyaşatır
- Sude Yılmaz

- 27 Eki 2024
- 4 dakikada okunur
“Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” 2024 veri raporuna göre; Türkiye’de son bir haftada 7, geçtiğimiz bir ayda 34, henüz sonuna bile gelmediğimiz 2024 yılında ise tam 288 kadın katledildi. “Bunca kadınımız kim tarafından katledildi?” derseniz; o gece çok içmiş bir kadın topluluğu, fazla uyuşturucu kullanmış bir kadın ya da akli dengesi yerinde olmayan biri tarafından değil. Tabii ki değil. Bu, okuyunca bile absürt gelen kişilerin hiçbiri tarafından değil; boşanmak istedikleri eşleri, ayrıldıkları eski sevgilileri, babaları, ağabeyleri, erkek kardeşleri gibi erkekler tarafından canice katledildiler. Birçoğunun ortak özelliği ise daha önce defalarca şikâyette bulunmuş ve koruma talep etmiş olmalarıydı. Fakat şikâyetleri yeterli bulunmamış olacak ki polis, yalnızca ölüm haberi gelen kadınların yanında yer aldı.

Türkiye bu toplumsal çürüme noktasına bir günde gelmedi. Fakat 2021 yılında Cumhurbaşkanlığı kararıyla, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nden (İstanbul Sözleşmesi) çıkılmasıyla, faillere adeta bir destek verilmiş oldu. Kadına yönelik şiddet olaylarında yaptırım gücü neredeyse sıfır olan ülkemizde, bir kesim sözleşmenin kaldırılmasını da yeterli bulmadı. Bu kez 6284 sayılı mevcut kanunun da yürürlükten kaldırılmasını talep eden sesler yükseldi. Sözleşmeden çıkıldıktan sonra, mevcut yasanın uygulanmasında ciddi sorunlar yaşanmaya başladı. Yani resmi olarak kaldırılmasa bile 6284 sayılı kanun yalnızca anayasada bir madde olarak kaldı. Bu dönemde ülkede büyük tartışmalar yaşandı. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” başta olmak üzere, kadın haklarını savunan birçok topluluk İstanbul Sözleşmesi ve önemini topluma anlatmaya çalıştı. “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!” sloganıyla uzun süre, özellikle sosyal medyada bilinçlendirici yazılar yazıldı, kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Fakat ne yazık ki sonuç alınamadı.
Aradan geçen 3 yıllık süreçte, bugün geldiğimiz noktada Türkiye’de kadınlar kendilerini güvende hissetmiyor ve bulundukları her alanda öldürülüyorlar. Sokakta yürürken, evlerine dönerken, işe giderken, toplu taşımalarda, gece gündüz fark etmeksizin, hatta kendi evlerinin içinde şiddet görüyor, tacize uğruyor ve öldürülüyorlar. Tüm bunlar olurken bir şekilde seslerini de duyurmaya çalışıyorlar. Polise gidiyorlar, anlatıyorlar, koruma talep ediyorlar. Fakat başlarına gelenler korunmaları için yeterli sebep oluşturmuyor olacak ki sonları hep ölüm oluyor. Arkalarında kalan bizler ise katilleri bulunsun, bir başka kadının başına benzeri gelmesin, yasa değişsin, sözleşme geri gelsin, bu ataerkil sistem artık çürüsün diye günlerce paylaşımlar yapıyor, tweetler atıyoruz. Bu şekilde adalet arıyoruz. Hatta kendimizi korumanın yollarını da artık kendimiz buluyoruz. Biber gazları, elektroşok cihazları satın alıyoruz, dövüş kurslarına bile gidiyoruz, kendimizi savunmayı öğreniyoruz. Telefonla konuşuyormuş gibi yapıyoruz, yolumuzu değiştiriyoruz, “Bunu giyersem bir şey olur mu?” diye kırk kez düşünüyoruz. Toplu taşıma araçları boşsa tedirgin oluyoruz, sokakta bir grup erkek varsa gerekirse erkek gibi davranıyoruz. Tüm bunları yapıyoruz. Fakat sanmayın ki başımıza bir şey gelmiyor, çünkü zaten çok küçük yaştan itibaren birçoğumuz sözlü ya da fiziksel tacize uğruyoruz. Yapanın utanması gereken durumlardan biz utanıyoruz, hatta hatayı kendimizde arıyoruz. Aslında biz aramıyoruz ama toplum hep biz arayalım istiyor. Ataerkilliği iliklerimize kadar hissettiğimiz ülkemizde ilk önce “Onun da orada ne işi varmış?” “Görüşmeseymiş, konuşmasaymış.” “O zaman sevgili olmasaymış.” “O çocuğun böyle olduğu belliydi, o anlayamadı” cümlelerini dinliyoruz, kendimizi açıklamaya bile çalışıyoruz. Fakat yapılanlara karşı her istediğini söyleyen toplumumuzda, yapanlara yönelik eleştiri duyduğumuzu ne yazık ki hiçbir zaman göremiyoruz.Erkeklerin kadının üstünde yer aldığını dikte eden mevcut politik düzenle devam edersek, bunu bir gün söyleyebilecek miyiz, orası da meçhul.

Peki biz bu düzeni gerçekten değiştiremez miyiz?
Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakıldığında pek çok farklı toplumsal krizin yaşandığı, bunların çoğunun halk eliyle, eylemler ve ses çıkarmayla engellendiği; nabzı sıklıkla yükselip düşen bir ülke. Vatandaşlarına siz siyasete müdahalede bulunmazsanız siyaset bir gün mutlaka sizin hayatınıza müdahalede bulunacaktır mantığını çok erken yaşlarda öğretmeye başlayan bir ülke. Tüm bunlar düşünüldüğünde, kadın cinayetlerinin önünde en büyük engel olan "İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden yürürlüğe girmesi için halkın daha fazla bilinçlendirilmesi ve geçmiş dönemlerde olduğu gibi büyük çaplı eylemler gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bu süreçte politikacıların da destek gösterip konuyu meclis kürsüsüne taşıması ve üzerinden zaman geçse de pes edilmemesi, cinayetlerin göz ardı edilmemesi büyük önem taşıyor. Siyasi gündemi yoğun olan Türkiye'de, ne yazık ki çok ciddi olaylar bile hızla unutulabiliyor çünkü bir yenisi hızla gündeme giriyor. Bu konunun unutulmaması ve gerekli hassasiyetin sağlanması, özellikle medyanın gücüne dayanıyor. Sosyal medyada bireysel hesaplardan yapılan paylaşımlar bir müddet konuyu güncel tutabiliyor; ancak medya kuruluşlarının da bu şekilde bir istikrar göstererek konunun unutulmasını engellemesi gerekiyor. Yeni gündemler oluştuğunda dahi, kronik bir sorun haline gelen "kadın cinayetleri" ve "İstanbul Sözleşmesi" hakkında düzenli paylaşımlar yaparak konunun unutulmasına engel olmaları ve ciddiyetini vurgulamaları büyük önem taşıyor. Medyanın gücünün yadsınamayacak bir öneme sahip olduğu yüzyılda sorunların çözümünde gereken ilk şey gündemi korumak ve kamuoyu oluşturmak oluyor. Tüm bunlar uzun bir süreç ve büyük bir kararlılık gerektiriyor, ancak artık kadın cinayetlerine "dur" demek ve Türkiye'nin daha yaşanılabilir bir yer haline gelmesi için hepimizin bir adım atması gerekiyor
Bu toplumsal çürümenin son bulabilmesi için, özellikle yasal yaptırımların devreye girmesi ve erkekleri caydırıcı politikaların da izlenmesi gerekiyor. Bu yapılırken, bizi temsil etmesi için oy verdiğimiz ve başlıca görevi halkın taleplerini yerine getirmek, toplumda düzeni sağlamak olan politikacıların, görüş ve düşünce ayrımı yapmaksızın bir araya gelip kadın cinayetlerini durdurmak için hareket etmesi, kadınları koruması, İstanbul Sözleşmesi'nin yeniden yürürlüğe girmesi için halk adına ses çıkarması gerekiyor. Bunlar yerine faillerin cinayeti işleme sebepleri günlerce konuşuluyor. Suç her seferinde başka bir sebebe bağlanıyor. Bazen alkol ya da uyuşturucu kullanımına, bazen işsizliğe, sıklıkla da psikolojik sorunlara. Bir sebep bulunuyor ve mücadele edilmesi gerekenin başlıca bu sorunlar olduğu düşünülüyor. Fakat son zamanlarda da sıklıkla okuduğumuz gibi: “Erkekler kadınları hiçbir sebepten dolayı değil, sadece öldürebildikleri için öldürüyorlar.” Çünkü sonunda onları büyük bir cezanın beklemediğini, iyi hâl indirimi alacaklarını, hâkimin onlara hak vereceğini biliyorlar. Her gün onlarca, yüzlerce kadını bu yüzden katlediyorlar. Sonuç ise ne yazık ki tahmin ettikleri gibi oluyor: Belki birkaç yıl içeride kalıyorlar ve sonra aramızda yaşamaya devam ediyorlar.
Tüm bu düzen politik olarak değişmedikçe, cezai yaptırımlar uygulanıp katillere caydırıcı cezalar verilmedikçe, her gün başka bir kadının öldürüldüğü haberini okumaya ve unutmamaya devam edeceğiz. Fakat unutmayın ki bugün okuduğunuz haber hiç tanımadığınız biri hakkında olsa da yarın çok sevdiğiniz birinin, hatta sizin fotoğraflarınızı paylaşıyor, adalet arıyor olabiliriz.







Yorumlar