top of page

Lukas Sieper: AfD’nin Yükselişi Bir Uyarı Niteliğinde!

Yazarın fotoğrafı: Kenan Erer
Kenan Erer
6 gün önce
6 dakikada okunur

Almanya’da AfD’nin yükselişi artık yalnızca aşırı sağın güçlenmesiyle açıklanabilecek bir siyasi tablo değil; aynı zamanda geleneksel partilere duyulan güvenin aşınmasını ve seçmenin değişim arayışını da ortaya koyuyor. Brussels Crow, Avrupa Parlamentosu Üyesi Lukas Sieper ile AfD’nin yükselişini, Alman siyasetindeki güven krizini, genç seçmenlerin yönelimini ve bu değişimin Avrupa’nın göç politikası ile Türkiye–AB ilişkilerine olası etkilerini konuştu.

Brussels Crow | 14.09.2026 | By Kenan Erer - English version


Kenan ERER : AfD’nin rekor sonucunu ve CDU’nun çift haneli düşüşünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, Saksonya-Anhalt’a özgü bir olgu mu, yoksa Berlin’deki koalisyon için erken bir uyarı işareti mi?


Lukas Sieper :

Benim için ürkütücü olan yalnızca AfD’nin kazanmış olması değil. Asıl ürkütücü olan, seçmenlerin neredeyse yarısının yerleşik demokratik partilere bakıp yine de AfD’nin daha iyi bir seçenek olduğu sonucuna varmış olması. Bu, her demokratı kaygılandırmalı.




Buradan çıkarılacak ilk ders, CDU’nun stratejisinin ilan ettiği hedef açısından açıkça başarısız olduğudur. Friedrich Merz, partisini belirgin biçimde sağa kaydırdı ve daha muhafazakâr bir CDU’nun AfD’yi zayıflatacağını vaat etti. Ancak bu gerçekleşmedi. Aksine, AfD daha da güçlendi. Fakat şunu da öğrendik: Yalnızca “aşırılıkçılar” diye bağırmak yeterli değil. Elbette aşırılıkçılığa, aşırılıkçılık demek zorundayız. Ancak bütün siyasi stratejiniz bundan ibaretse, memnuniyetsiz seçmenleri geri kazanamazsınız.


Bu da beni en önemli noktaya getiriyor: İnsanlar değişim istiyor. Ve değişim talep etmekte haklılar. Almanya’nın çok uzun zamandır çözülemeyen sorunları var. Fakat bugün çok fazla insan AfD’yi köklü bir değişim sunan tek parti olarak görüyor.

İşte biz İlerleme Partisi (Party of Progress) olarak tam da burada bir alternatif sunmak istiyoruz. Demokratik değişim için aşırılıkçılığa ihtiyaç yok. Pragmatik siyaset ve toplumsal ilerleme yoluyla bu ülkeyi köklü biçimde reforme edebilirsiniz. İşler yolunda gitmediğinde insanların hayal kırıklığı yaşamakta hakkı var. Ancak Putin yanlısı bir dış politika, azınlıklara yönelik saldırılar ve demokratik kurumların altını oymak bu sorunların hiçbirini çözmeyecek.

Dolayısıyla evet, Saksonya-Anhalt Berlin için ciddi bir uyarıdır. Ancak Berlin yapısal olarak çok farklı ve bir eyaletteki yüzde 43,8’lik sonucu doğrudan başka bir yere yansıtmamalıyız.

Bununla birlikte, bu sonucun arkasındaki siyasi psikoloji başka yerlere de taşınabilir: yerleşik partilere yönelik hayal kırıklığı, kurumlara duyulan güvensizlik ve ana akım siyasetin artık sonuç üretemediği hissi.

Berlin’in ciddiye alması gereken uyarı budur.


Kenan ERER : Forschungsgruppe Wahlen’e göre AfD, ekonomi ve eğitim alanındaki parti yetkinliği konusunda ilk kez CDU’nun önüne geçti. Bu durum, yerleşik partilerin reform meselelerini kamuoyuna anlatabilme kapasitesi hakkında bize ne söylüyor?


Lukas Sieper : Bence artık yerleşik partilerin temel sorunu iletişim değil. Sorun, güvenilirlik.

Yıllardır reform, dönüşüm, modernleşme, dijitalleşme, yatırım ve bürokrasinin azaltılması hakkında konuşulduğunu duyuyoruz. Ancak seçmenler etraflarına baktıklarında hâlâ çökmekte olan bir altyapı, yavaş işleyen bir kamu yönetimi, zayıf ekonomik büyüme, konut sıkıntısı, okullardaki sorunlar ve hâlâ faks makinelerine bağımlı kamu hizmetleri görüyorlar.

Bir noktadan sonra insanlar anlaşılır biçimde şu soruyu soruyor: On yıllardır iktidardaysanız, bunları neden şimdiye kadar çözmediniz? Ve bu kez farklı olacağına neden inanayım?

AfD’nin buna çok basit bir cevabı var: Sistem çalışmıyor, sistemi bugüne kadar yöneten insanlar bundan sorumlu; o halde onları değiştirin.

Bu, AfD’nin birdenbire daha iyi ekonomi veya eğitim politikalarına sahip olduğu anlamına gelmiyor. Ancak giderek daha fazla insan onların farklı şekilde yönetebileceğine inanmaya istekli görünüyor.

Dolayısıyla cevap yalnızca, “Reformlarımızı daha iyi anlatmalıyız” olamaz. Reformun somut hale gelmesi gerekiyor. İnsanlar gerçekten bir şeylerin değiştiğini fark etmeli.
Bence yeni demokratik partiler için tam da burada muazzam bir fırsat bulunuyor. Demokratik, Avrupa yanlısı ve pragmatik siyasetin, işlevsiz yapılara karşı popülistlerden bile daha sarsıcı olabileceğini; bunu yaparken aynı zamanda ülkeyi yönetme kapasitesine sahip olduğunu kanıtlamamız gerekiyor.

İlerleme Partisi’nin göstermek istediği şey de bu. Statüko ile aşırılıkçılık arasında seçim yapmak zorunda değilsiniz. Üçüncü bir seçenek var: gerçekten işe yarayan değişim.


Kenan ERER : Anketler yaş ve eğitim düzeyine göre keskin bir kutuplaşmaya işaret ediyor. Daha genç ve daha düşük eğitim düzeyine sahip seçmenler arasında AfD desteği yüzde 62’ye kadar çıkıyor. Yeşiller de dahil olmak üzere demokratik partiler bu seçmenleri geri kazanmak için hangi stratejileri izleyebilir?


Lukas Sieper :Demokratik partilerin yapması gereken ilk şey, bu seçmenler sanki çözülmesi gereken bir sorunmuş gibi onlar hakkında konuşmayı bırakmak. Onlar, desteğinin kazanılması gereken vatandaşlar. Bu, onları dinlemek ve gündelik yaşamlarındaki kaygıları ciddiye almak anlamına geliyor. Mesleki eğitim, ücretler, konut, ulaşım, enerji maliyetleri, okullar, kamu güvenliği ya da basitçe istikrarlı bir hayat kurup kuramayacaklarıyla ilgili kaygılar olabilir.

Yerleşik partiler ayrıca insanlara neden kaygılarının yanlış olduğunu açıklamaya çalışmayı bırakmalı. İnsanlar bir konuda endişeliyse siyaset, onların neden yanlış düşündüğünü anlatmak yerine, bu konuda gerçekten ne yapılabileceğini sormalı ve ardından ölçülebilir iyileştirmeler sağlamalı.


İkinci olarak, siyasi iletişim köklü biçimde değişti.

Siyaset artık televizyon ve gazetelerde olduğu kadar Instagram, TikTok ve kişilik odaklı diğer platformlarda da gerçekleşiyor. Demokratik siyasetçiler bu platformlarda sürekli biçimde var olmalı ve normal insanların gerçekten anlayabileceği bir dille iletişim kurmalı.

Ancak bu, popülist öfkeyi taklit etmek anlamına gelmemeli. Demokratik partiler yalnızca AfD’nin iletişim tarzını taklit ederlerse, sonuçta AfD’nin siyaset yapma biçimini meşrulaştırmış olurlar.


Üçüncü nokta ise en önemlisi: Demokrasi içinde gerçek bir siyasi sarsıntıya ihtiyacımız var.

Eğer genç seçmenler CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti’yi, yıllardır reform vaat ederken işlemeyen yapıları korumaya devam eden düzenin farklı versiyonları olarak görüyorsa, onlara yalnızca “demokrasiyi savunun” demek, değişim fikrini AfD’nin tekeline bırakmak anlamına gelir.

Şunu söyleyebilecek siyasi aktörlere ihtiyacımız var:

  • Evet, sistemimizin bazı bölümleri işlemiyor.

  • Evet, bunları köklü biçimde değiştireceğiz.

  • Ve hayır, bunu yapmak için aşırılıkçılığa veya demokratik kurumların yıkılmasına ihtiyacımız yok.

İlerleme Partisi ile yaptığımız çalışmanın bu kadar önemli olduğunu düşünmemin nedeni de bu. Modern siyasi iletişimi anlıyoruz, insanların kaygılarını ciddiye alıyoruz ve arkamızda onlarca yıllık başarısız hükümet vaatleri yok.

Amacımız, insanlara çok uzun zamandır eksik olan bir şeyi sunmak:

Gerçek demokratik değişim.


Kenan ERER : Bu sonuç, Türkiye ile vize serbestisi ve geri kabul anlaşmalarına ilişkin müzakereler de dahil olmak üzere, AB düzeyindeki göç ve iltica politikası tartışmalarını nasıl etkileyebilir?


Lukas Sieper : Saksonya-Anhalt’taki sonuç kaçınılmaz olarak Avrupa’daki göç tartışmalarını etkileyecektir. AfD gibi bir parti bu kadar yüksek bir oy oranına ulaştığında, demokratik partiler bu sonuca katkıda bulunan kaygıları görmezden gelemez.

Ancak bu seçimi, AfD’nin göç politikasını doğrudan benimsemek için verilmiş bir yetki olarak yorumlamamak konusunda da son derece dikkatli olmalıyız.

Benim için buradan çıkarılacak ders, demokratik siyasetin göçün gerçekten yönetilebileceğini kanıtlaması gerektiğidir. Düzensiz göç gerçek sorunlar yaratıyor. Avrupa’nın etkili dış sınırlara, işleyen iltica prosedürlerine ve kalma hakkı bulunmayan kişilerin güvenilir biçimde geri gönderilmesini sağlayacak mekanizmalara ihtiyacı var.

Ancak göçün kendi başına ve doğası gereği olumsuz olduğunu iddia etmek de aynı derecede yanlış. Avrupa iş gücü açığı, demografik değişim ve kırsal bölgelerde nüfus kaybıyla karşı karşıya. Bu nedenle kontrollü yasal göç de çözümün bir parçası olabilir.

AB düzeyinde benim tepkim, Göç ve İltica Paktı’nın tamamını derhal yeniden müzakereye açmak olmazdı. Pakt daha yeni uygulamaya girdi. Şimdi onu işler hale getirmemiz gerekiyor: dış sınırlarımızı etkili biçimde korumak, iltica başvurularını hızlı ve adil şekilde değerlendirmek, üye devletler arasında dayanışmayı sağlamak ve kalma hakkı olmayan kişilerin geri dönüşünü gerçekleştirmek.

Seçim sonucu muhtemelen özellikle geri dönüşler konusunda siyasi baskıyı artıracaktır ve bunun nedenini anlayabiliyorum.

Nihai olarak olumsuz sonuçlanmış bir iltica kararının pratikte hiçbir sonucu olmuyorsa, iltica sistemi güvenilirliğini kaybeder.

Ancak etkinlik ile insani yaklaşım birbiriyle çelişen kavramlar değildir. Geri dönüşler yine de Avrupa hukukuna, uluslararası hukuka ve temel haklara uygun olmak zorundadır.

Aynı pragmatik ilke Türkiye ile ilişkilerimize de yön vermeli.


Türkiye göç konusunda önemli bir ortaktır. Avrupa iş birliği ve teşvikler sunabilir; ancak bunun karşılığında düzensiz geçişlerin önlenmesi, göçmen kaçakçılığıyla mücadele ve geri kabul konularında ölçülebilir bir iş birliği beklemeliyiz.
Vize serbestisi konusunda da aynı görüşteyim.
Türk vatandaşlarına vize serbestisine ilkesel olarak karşı değilim. Daha fazla hareketlilik her iki tarafa da fayda sağlayabilir.

Ancak vize serbestisi, göç konusunda kısa vadeli bir iş birliği karşılığında verilen siyasi bir tavize dönüşmemelidir. Mevcut kriterlerin yerine getirilmesi gerekiyor.

Sonuç olarak benim istediğim Avrupa politikası basitçe “daha fazla göç” veya “daha az göç” politikası değil. Ben işleyen bir göç politikası istiyorum:

Kimin ülkeye girdiğini kontrol etmek; iltica başvurularını hızlı ve adil biçimde karara bağlamak; kalma hakkı bulunmayanları geri göndermek; gerçekten korunmaya ihtiyacı olanları korumak ve Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu insanlar için yasal göç yolları oluşturmak.

Pragmatik bir göç politikası böyle görünmelidir.


Kenan ERER : Sonuçta AfD, tek başına hükümet kurma imkanını yalnızca 3.530 BSW oyu nedeniyle kaçırdı. Bu son derece küçük fark, siyasi merkezin parçalanması ve doğu Almanya eyaletlerinde gelecekte koalisyon kurmanın yaratacağı zorluklar hakkında bize ne söylüyor?


Lukas Sieper : AfD’nin tek başına iktidar olabilecek noktaya bu kadar yaklaşmış olması, bütün demokratik partiler için ciddi bir uyarı olmalı. Ancak bunu, doğu Almanya’nın birdenbire ezici biçimde aşırı sağcı hale geldiğinin kanıtı olarak yorumlamazdım. Bu sonuç aynı zamanda demokratik siyasi alanın ne kadar parçalanmış hale geldiğini de gösteriyor.

Ve giderek sorun siyasi olduğu kadar matematiksel de hale geliyor.

Oylar çeşitli demokratik partiler arasında bölünürken, büyük bir düzen karşıtı parti memnuniyetsiz seçmenlerin çok büyük bir bölümünü kendi etrafında topluyor.

Bunun sonucunda çok farklı programlara sahip partiler, başka bir demokratik çoğunluk oluşturma imkanı kalmadığı için birdenbire birlikte hükümet kurmak zorunda kalıyorlar.

Bu tehlikeli bir dinamik yaratıyor.

Koalisyonlar genişliyor, müzakereler zorlaşıyor, uzlaşmaya varmak güçleşiyor ve hükümetler, ortak tek amacı AfD’yi iktidardan uzak tutmak olan ittifaklar gibi görünmeye başlayabiliyor.

Ve bu hükümetler daha sonra yıllarca kendi içlerinde kavga ederlerse, AfD’yi en başta güçlendiren hayal kırıklığını daha da pekiştiriyorlar.

Bu nedenle demokratik partilerin stratejilerini AfD’ye karşı giderek daha karmaşık koalisyonlar kurmaya indirgemelerini bir hata olarak görüyorum.

Demokratik merkez kendi başına yeniden rekabetçi hale gelmeli.

Bu da insanların neden memnuniyetsiz olduğunu ciddiye almak anlamına geliyor: ekonomik güvensizlik, göç, altyapı, eğitim, demografik gerileme ve siyasi kurumların gündelik yaşamdan koptuğu hissi.

Bunun cevabı AfD’yi taklit etmek olamaz.

Ancak AfD’ye oy veren herkesi küçümsemek ya da görmezden gelmek de çözüm değildir.

Gelecekteki seçimlerin benzer biçimde parçalanmış parlamentolar ortaya çıkarması halinde bu mesele doğu Almanya’da giderek daha önemli hale gelecek.

Demokratik hükümetler hâlâ karar alabileceklerini, somut sorunları çözebileceklerini ve gözle görülür değişim sağlayabileceklerini kanıtlamak zorunda.

Dolayısıyla benim için bu 3.530 oy, olağanüstü derecede yakın sonuçlanmış tek bir seçimden çok daha büyük bir şeyi temsil ediyor.

Demokrasi, aşırılıkçıların iktidara gelmesini engellemek için sonsuza kadar seçim aritmetiğine güvenemez.

Bu seçmenleri geri kazanmak zorundayız.

Bunu yapabilmek için de Almanya’nın yalnızca statükoyu savunmak yerine gerçek bir değişim sunabilecek demokratik siyasi güçlere ihtiyacı var.

İlerleme Partisi’nin yer alması gerektiğini düşündüğüm siyasi alan tam olarak burası.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page