Avrupa’nın Genç Kuşağı Geleceğini Nasıl Görüyor?

Brussels Crow - Kenan ERER/ 07.10.2026

Avrupa, kurumlarını, borçlarını, eşitsizliklerini ve bugünün siyasi tercihlerinin sonuçlarını devralacak bir kuşağın gözünden nasıl görünüyor?
Brussels Crow, Brüksel siyasetinin içinde Bütçe ve Maliye Bakanı’nın kabinesinde bütçe ve finans danışmanı olarak çalışan genç liberal Gilles Struyven Strubbe ile Avrupa’nın geleceğini şekillendirecek temel meseleleri konuştu: devletin rolü, kamu borcu, eşitsizlik, yapay zekâ, ekonomik rekabet gücü ve liberalizmin geleceği.
Daron Acemoglu’nun kurumlar üzerine fikirlerinden, konut ve ekonomik belirsizliklerle karşı karşıya kalan genç Avrupalıların giderek büyüyen hayal kırıklığına uzanan bu söyleşi, daha büyük bir sorunun peşine düşüyor: Avrupa’yı şekillendirmeye hazırlanan kuşak nasıl bir Avrupa istiyor?
1. Daron Acemoglu: Liberal dünyanın kahramanına ne oldu?
Arka plan
Daron Acemoglu, 2024 yılında Simon Johnson ve James A. Robinson ile birlikte, kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediği üzerine yaptıkları çalışmalar nedeniyle Nobel Ekonomi Ödülü'nü aldı. Acemoglu'nun kurumlar, demokrasi ve ekonomik kalkınma üzerine çalışmaları uzun yıllardır liberal ekonomik ve siyasi tartışmalar üzerinde son derece etkili oldu.
Ancak bu yaz The Economist oldukça provokatif bir değerlendirme yayımladı: “Dünyanın en etkili ekonomisti tuhaf biçimde ikna edici değil — Daron Acemoglu'na büyük saygı duyuluyor. Peki neden?” Aynı zamanda Acemoglu, teknolojik gelişmenin yönüne ve otomasyon ile yapay zekânın otomatik olarak geniş kesimlerin paylaştığı bir refah yaratacağı varsayımına giderek daha eleştirel yaklaşıyor.
Soru
Kurumlar ve refah hakkındaki fikirleri bu kadar etkili olmuş bir ekonomistin bugün liberal ekonomi çevrelerinde neden daha fazla tartışmaya — hatta zaman zaman rahatsızlığa — yol açtığını düşünüyorsunuz? Daha önemlisi: Acemoglu'ya kişisel olarak hangi noktalarda katılıyor, hangi noktada ondan ayrılıyorsunuz?
Gilles Struyven Strubbe
Acemoglu'ya kısmen katılıyorum. Teknolojinin tek tek şirketlere ve kişilere, ülkelerden bile daha büyük olabilecek muazzam bir ekonomik güç verebildiği bir döneme giriyoruz. Bu tamamen yeni bir durum değil; Rockefeller, Carnegie veya J.P. Morgan'ı düşünün. Ancak bugün bu gücün hızı, ölçeği ve küresel erişimi farklı.
Yapay zekâ dünyayı tehdit ediyor mu? Pek çok risk ve belirsizlik var. Yapay zekâ gücün daha da yoğunlaşmasına yol açabilir ama aynı zamanda onu merkezden de uzaklaştırabilir. Bir fikirden yola çıkarak şirket kurmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Küçük ekipler artık geçmişte büyük miktarda sermaye ve insan gücü gerektiren işleri yapabiliyor.
Acemoglu'ya kısmen katılmamın nedeni bu. Teknolojik ilerlemenin refahın otomatik olarak geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlayacağını varsaymamalıyız. Açıkça belli bir çerçeveye ihtiyaç var. Büyük teknoloji şirketleri bile bunu kabul ediyor: Kendilerinin de tam potansiyelini her zaman anlayamadıkları uygulamalar ve risklerle karşılaşıyorlar. Dolayısıyla asıl mesele, inovasyonun kendisini engellemeden riskleri azaltacak kurallar ve kurumlar geliştirmek.
Aynı zamanda liberallerin yapay zekânın yarattığı muazzam fırsatları da benimsemesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle kamu yönetiminde yapay zekâ için çok büyük fırsatlar görüyorum. Otomatikleştirilebilecek veya iyileştirilebilecek sayısız idari ve analitik süreç var. GovTech çok büyük bir pazar haline gelecek ve uzmanlaşmış niş oyuncular gerçek bir fark yaratabilecek. Örneğin biz bütçe analizlerinde Claude'u şimdiden yoğun biçimde kullanıyoruz.
Acemoglu'dan ayrıldığım nokta, bazen risklere fazla, fırsatlara ise yeterince vurgu yapmadığını düşünmem. Önceki teknolojik devrimlerde olduğu gibi bazı işler ortadan kalkarken yenileri ortaya çıkacak. En iyi uyum sağlayabilenlerin bundan en fazla faydayı elde edeceğini düşünüyorum. Yapay zekâ çalışma hayatını temelden değiştirecek ama aynı zamanda belirgin biçimde insana özgü kalan şeylerin değerini de artırabilir: el emeği, yaratıcılık, girişimcilik, sosyal etkileşim…
2. Ya sorun “büyük devlet” değil de kötü kurumlarsa?
Arka plan
Acemoglu'nun çalışmalarından çıkan önemli sonuçlardan biri, ekonomik başarının yalnızca vergiler, kamu harcamaları veya devletin büyüklüğüyle açıklanamayacağıdır.
Kurumların kalitesi — gücün kimde olduğu, kararların nasıl alındığı, kurumların ne ölçüde hesap verebilir olduğu ve reform yapabilme kapasiteleri — en az bunlar kadar önemli olabilir.
Siz bugün bu meseleleri Brüksel siyasetinin içinden, bütçe danışmanı olarak gözlemliyorsunuz.
Soru
Brüksel'in mali durumuna baktığınızda öncelikle bir harcama ve gelir problemi mi, yoksa daha derin bir kurumsal problem mi görüyorsunuz? Başka bir ifadeyle, Brüksel yönetim biçimini reforme etmeden kamu maliyesini ciddi biçimde reforme edebilir mi?
Ve yarın Brüksel'in kurumsal mimarisindeki tek bir şeyi değiştirme imkânınız olsaydı, bu ne olurdu?
Gilles Struyven Strubbe
Bence aslında bunların hepsi söz konusu: vergilendirme, kamu harcamaları, devletin büyüklüğü ve kurumların kalitesi. Brüksel'de her gün bu dört alanın da örneklerini görüyorum.
Vergilendirmede bölgesel ve yerel vergilerin giderek daha fazla üst üste bindiğini görüyoruz. Bu durum sistemi giderek daha karmaşık hale getiriyor ve Brüksel'i hem bölge sakinleri hem de şirketler açısından daha az cazip hale getirerek insanları ve işletmeleri çevre bölgelere itebiliyor.
Kamu harcamalarında ise daha iyi sonuçlar aldığımızdan emin olmadan bütçeleri defalarca artırdık. Hatta birçok durumda sorunlar daha da büyüdü.
Devletin büyüklüğüne gelince, özel aktörler tarafından daha verimli ve daha düşük maliyetle gerçekleştirilebilecek görevler olduğu açık. Yakın zamanda Brüksel hükümetinin devasa gayrimenkul portföyüyle karşılaştık: yüz milyonlarca avro değerinde, yeterince kullanılmayan veya tamamen boş bırakılan varlıklar var. Oysa bunlar konut, park veya başka üretken amaçlar için değerlendirilebilir.
Ancak ben bütün bu sorunları aslında daha derin bir kurumsal problemin belirtileri olarak görüyorum. Benim için kilit mesele hesap verebilirlik.
Bugün Brüksel'de yönetimin her seviyesinde ciddi bir hesap verebilirlik eksikliği var. Sürekli olarak bir şeyin kimin suçu olduğunu tartışıyoruz; kimin bu sorunu çözmekten sorumlu olduğunu değil.
Bu durum bölgesel hükümetin kendi içinde, idareler arasında, bölge ile yerel yönetimler arasında ve Brüksel ile federal yönetim arasında yaşanıyor.
Bakanımızın şu anda yürüttüğü idari reformun bu sorunun bir kısmına çözüm getirmesi gerekiyor. İdareleri yeniden düzenleyerek sorumlulukları daha net hale getirebilir ve aralarında çok daha güçlü bir hesap verebilirlik oluşturabiliriz.
Örneğin temizlik konusunu ele alın: sorumluluk taşıyan yirmi farklı aktör var; her belediye için bir tane ve ayrıca bölge yönetimi. Güvenlikte de yine farklı yönetim seviyeleri devreye giriyor: federal, yerel ve bölgesel.
Herkes problemin yalnızca bir bölümünden sorumlu olduğunda, sonuçtan herhangi birini sorumlu tutmak son derece zorlaşıyor.
Bu nedenle Brüksel'in çok daha kapsamlı bir kurumsal reforma ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Sorumlulukların parçalanmış olması, tutarlı ve uzun vadeli bir vizyon geliştirmeyi ve uygulamayı son derece zorlaştırıyor.
Üstelik bu yalnızca Brüksel'e özgü bir sorun değil. Art arda yapılan devlet reformları, Brüksel'i hem bir bölge hem de ülkenin başkenti olarak tutarlı biçimde düşünmenin giderek zorlaştığı bir sistem yarattı.
Yarın tek bir şeyi değiştirebilseydim, sorumlulukları çok daha net hale getirirdim. Her yönetim seviyesinin açıkça tanımlanmış sorumlulukları, bunları yerine getirebilmesi için gerekli kaynakları ve en önemlisi, sonuçlar konusunda açık bir hesap verme yükümlülüğü olmalı.
3. Avrupa: Rekabet edebilmek için fazla mı temkinli?
Arka plan
ABD ve Çin birbirinden radikal biçimde farklı siyasi ve ekonomik modelleri temsil ediyor. Ancak önemli bir ortak özellikleri var: Yapay zekâ, enerji, savunma, yarı iletkenler veya altyapı gibi stratejik bir öncelik belirlediklerinde, çoğu zaman çok büyük miktarda sermayeyi, teknolojiyi ve siyasi gücü son derece hızlı biçimde harekete geçirebiliyorlar.
Avrupa ise başka bir model seçti: daha fazla düzenleme, istişare, kurumsal denetim, sosyal koruma ve ihtiyat. Bu güvenceler Avrupa modelinin temel parçaları ancak aynı zamanda kararları ve yatırımları yavaşlatabiliyorlar.
Soru
Bu durum bence Avrupalı liberaller açısından ilginç bir paradoks yaratıyor.
Bir şirket kurmanın, yatırım yapmanın, altyapı inşa etmenin veya yeni teknoloji geliştirmenin rakip ekonomilere kıyasla çok daha yavaş ve karmaşık hale geldiği bir ortamda Avrupa gerçekten kendisini ekonomik açıdan liberal olarak tanımlayabilir mi?
Özgürlüğü korumak için tasarlanan düzenlemeler hangi noktada ekonomik özgürlüğü kısıtlamaya başlıyor? Avrupa, ABD'deki eşitsizlik düzeyini veya Çin'in siyasi modelini ithal etmeden bu iki ülkenin hızından ne öğrenebilir? Daha provokatif sorarsak: Avrupa rekabet edemeyecek kadar temkinli, fazla düzenlenmiş ve kurumsal olarak fazla ağır bir yapıya mı dönüşüyor?
Gilles Struyven Strubbe
Avrupa'nın bazı alanlarda fazla temkinli ve kurumsal olarak fazla ağır hale geldiğini düşünüyorum. Ama cevabın basitçe “daha az Avrupa” olduğunu düşünmüyorum. Cevap, daha stratejik bir Avrupa.
Bugün en büyük sorunlarımızdan biri ortak bir amaç duygusunu kaybetmiş olmamız. AB bir zamanlar barış, ekonomik refah ve daha ileri entegrasyon anlamına geliyordu. Bu yön duygusu zayıfladı. Avrupa ABD ve Çin'le rekabet etmek istiyorsa savunma, enerji, teknoloji veya altyapı olsun, birlikte gerçekten neyi başarmak istediğimize karar vermeliyiz.
Bu aynı zamanda anlamlı olduğu alanlarda daha fazla entegrasyon ve bunun üye devletlerin egemenliklerinin bir kısmından vazgeçmesini gerektirdiğinin kabul edilmesi anlamına geliyor. Bir Avrupa ordusu böyle bir proje olabilir.
Avrupa daha hızlı hareket etmek istiyorsa oybirliği kuralını da yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Aynı zamanda gereksiz düzenlemeleri azaltmalıyız. Belçika, AB kurallarını “gold-plating” konusunda şampiyon; yani Avrupa mevzuatının üzerine ilave yükümlülükler getiriyoruz. Buna son verilmeli. Pek çok alanda AB hukuku Avrupa genelindeki standart olmalı.
Sorun çoğu zaman hedefin kendisi değil, uygulama biçimi. Yeşil Mutabakat bunun iyi bir örneği. Avrupa'yı karbon nötr hale getirmek harika bir hedef. Ancak işletmeler bunu ağırlıklı olarak ilave düzenleme ve vergilendirme şeklinde yaşarken faydaları uzun vadeli ve küresel kalıyorsa, rekabet gücümüzü zayıflatma riskiyle karşı karşıyayız.
Ben daha güçlü vergi kaydırmalarını tercih ederdim: yeni karbon vergilerini diğer vergileri azaltmak ve Avrupalı şirketlerin yatırım yapıp kendilerini uyarlamalarına yardımcı olmak için kullanmak.
Draghi* raporu bu noktaların birçoğunu çok iyi ortaya koyuyor. Ama bunda biraz ironik bir taraf da var. Draghi kariyerinin büyük bölümünü Avrupa kurumsal sisteminin en üst seviyelerinde geçirdi ve şimdi Avrupa'ya sistemin değişmesi gerektiğini söylüyor.
Üstelik bu sonuca ulaşan ilk eski İtalya başbakanı da değil.
Asıl soru, bu reformlar ve entegrasyon ulusal çıkarlarla çatıştığında Avrupa'nın bunları gerçekten uygulamaya hazır olup olmadığı. Bunu örneğin bankacılık ve telekomünikasyonda ve Avrupa çapındaki konsolidasyon tartışmalarında görüyoruz.
Siemens–Alstom vakası da rekabet politikası ile küresel ölçekte rekabet edebilecek Avrupalı şirketler yaratma hedefi arasındaki gerilimi gösterdi.
Rekabete ihtiyacımız var ama aynı zamanda Avrupalı şirketlerin ölçek büyütebilmesine imkân verecek kadar büyük bir Avrupa pazarı yaratıp yaratmadığımızı da sormalıyız.
Dolayısıyla evet, Avrupa fazla temkinli olabiliyor. Ama ABD'yi veya Çin'i kopyalamazdım.
Avrupa'nın gücü güvenli bir liman olmasıdır: siyasi, ekonomik ve sosyal olarak. Asıl mesele bu güçlü yönleri korurken çok daha hızlı, daha iddialı ve harekete geçmeye çok daha istekli hale gelebilmek.
4. Peki 2026 yılında liberal olmak aslında ne anlama geliyor?
Arka plan
Önceki kuşaklar açısından ekonomik liberalizm çoğu zaman daha düşük vergiler, girişimcilik, bireysel sorumluluk, serbest piyasalar ve devletin rolünün sınırlandırılmasıyla ilişkilendiriliyordu.
Ancak sizin kuşağınız çok farklı bir ortamda yetişkinliğe adım atıyor: pahalı konutlar, yaşlanan nüfus, kamu maliyesi üzerindeki baskı, iklim yatırımları, jeopolitik rekabet ve teknolojik dönüşüm.
Soru
Bugün liberal olmak sizin için kişisel olarak ne anlama geliyor?
Daha az devlet, daha düşük vergiler ve daha fazla bireysel sorumluluk mu?
Yoksa gerçek liberal hedef artık mutlaka daha küçük bir devlet değil de gereksiz olduğu yerde daha az müdahale eden, ancak ihtiyaç duyulduğunda daha hızlı ve etkili hareket eden daha iyi bir devlet mi?
Bireysel sorumluluk ile kolektif dayanışma arasındaki çizgiyi kişisel olarak nerede çiziyorsunuz?
Gilles Struyven Strubbe
Benim için liberal olmak basit bir gözlemle başlıyor: ücret, sağlık, eğitim, konut ve sosyal hareketlilik gibi sonuçlara baktığınızda, hayatta nereye varacağınızı öngören bir numaralı faktör hâlâ anne babanızın kim olduğudur.
Bu da meritokrasi hakkında bu kadar konuşmamıza rağmen meritokrasinin hâlâ büyük ölçüde bir mit olduğu anlamına geliyor.
Bu nedenle Martha Nussbaum'un “yapabilirlikler yaklaşımını” * ilginç buluyorum.
Benim için liberalizm yalnızca daha az devlet veya daha düşük vergiler anlamına gelmiyor. İnsanların kendi kapasitelerini geliştirmek ve hayatlarında bir şeyler başarabilmek için gerçek bir fırsata sahip olduğu bir sistem yaratmak anlamına geliyor.
Bu aynı zamanda devletin ne yapması ve ne yapmaması gerektiği konusunda çok net olmak demek. Devlet temelleri sağlamalı: iyi eğitim, temel sağlık hizmetleri, güvenlik, altyapı ve adil kurallar bütünü. Ancak insanların hayatlarını nasıl yaşayacağını belirlememeli, şirket sübvansiyonlarıyla ekonomik kazananları seçmemeli veya belirli sonuçları garanti etmemeli.
Devletin herkesi başarılı kılmasını bekleyemezsiniz. Devletin rolü insanların ve işletmelerin başarılı olabileceği koşulları yaratmaktır; ancak insanlar da kendilerine sunulan fırsatlarla ne yapacaklarının sorumluluğunu üstlenmelidir.
Dolayısıyla hem bireysel sorumluluğa hem de kolektif dayanışmaya inanıyorum.
Dayanışma, insanlara kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için gerekli imkân ve fırsatları vermek, ardından da bunu yapmaları için onları özgür bırakmakla ilgili olmalı.
5. Liberalizm, ne kadar eşitsizliği tolere edebilir?
Arka plan
Liberalizm bireysel özgürlüğe ve fırsat eşitliğine büyük önem verir. Ancak resmî olarak fırsat eşitliğinin bulunması, insanların hayata benzer fırsatlarla başladığı anlamına gelmez.
Soru
Bir ekonominin büyüdüğünü, şirketlerin rekabetçi olduğunu ve piyasaların işlediğini, ancak servet eşitsizliğinin artmaya devam ettiğini varsayalım.
Eşitsizlik hangi noktada bireysel özgürlüğün önünde bir engel haline gelir?
Liberal bir toplum, teorik olarak herkes aynı hak ve fırsatlara sahip olduğu sürece çok büyük ekonomik eşitsizlikleri kabul edebilir mi? Yoksa özgürlüğü korumanın devlet müdahalesini gerektirdiği bir nokta var mı?
Gilles Struyven Strubbe
Bir toplumun işleyebilmesi için eşitsizliğin kesinlikle gerekli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar farklı seçimler yapar, farklı riskler alır ve farklı yeteneklere sahiptir. Liberal bir toplum insanların bu farklılıklardan faydalanmasına izin vermelidir.
Ancak aşırı eşitsizlik de sorun haline gelebilir.
Benim için bu doğrudan önceki cevabımla bağlantılı: Asıl soru, insanların hayatlarında bir şeyler yapabilmeleri için gerçekten gerekli kapasite ve fırsatlara sahip olup olmadıklarıdır.
Sonuçlardaki eşitsizlikten ziyade fırsatlardaki eşitsizlik beni daha fazla endişelendiriyor.
Ailenizin geçmişi, serveti veya sosyal konumu neyi başarabileceğinizi büyük ölçüde belirliyorsa bireysel özgürlük gerçek olmaktan çıkıp çok daha teorik hale gelir.
Aşırı servet yoğunlaşmasının güç yoğunlaşmasına dönüştüğü bir nokta da vardır. O noktada eşitsizlik artık yalnızca işleyen bir piyasanın sonucu olmaktan çıkar ve piyasanın kendi işleyişini etkilemeye başlar. Ancak piyasaların uyum sağlama kapasitesi olduğuna da inanıyorum. Ekonomik döngü insanların hem üretici hem tüketici olmasına dayanır. Eşitsizlik bu döngüyü bozacak kadar aşırı hale gelirse piyasanın kendisi de uyum sağlama yönünde baskılar yaratacaktır. Dolayısıyla liberal cevabın eşitsizliği ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüyorum. Mesele, eşitsizliğin fırsatları, rekabeti ve insanların ekonomik sisteme katılabilme kapasitesini zayıflatacak kadar aşırı hale gelmemesini sağlamaktır.
6. Siyaset Excel'le karşılaşınca ne oluyor?
Arka plan
Siyasi tartışmalar genellikle hedefler üzerine kuruludur: daha fazla konut, daha iyi eğitim, daha iyi ulaşım, güvenlik, iklim yatırımları ve daha güçlü kamu hizmetleri.
Bütçe ise siyasetçileri bu hedefler arasında seçim yapmaya zorlar.
Bütçe ve Maliye Bakanı Dirk De Smedt'in kabinesinde bütçe ve finans danışmanı olarak bu gerilimi çok yakından görüyorsunuz.
Soru
İşinizin bir bölümü esasen siyasetçilere “İyi bir fikir olabilir ama bunu karşılayacak paramız yok” demek mi? Gizli herhangi bir bilgiyi paylaşmadan, siyasi bir hedefin bütçe gerçekliğiyle karşılaştığında nasıl değiştiğine dair somut bir örnek verebilir misiniz?
Ve hükümetin içinde çalışmak siyasi vaatlere kişisel olarak bakışınızı değiştirdi mi?
Gilles Struyven Strubbe
Ne güzel tanımladınız! Hayır, şaka yapıyorum. Bütçe Bakanı'nın ve kabinesinin rolü bundan çok daha geniş. Hükümetin politika üretebileceği mali çerçeveyi sağlıyoruz, bu çerçeveye uyulmasını güvence altına alıyoruz, siyasi anlaşmaları takip ediyor ve hükümetin bütün harcamalarını onaylıyor ya da onaylamıyoruz.
Benim de borç yönetimi gibi belirli sorumluluklarım var.
Bir bakıma hükümeti bir arada tutan yapıştırıcıyız çünkü neredeyse bütün önemli siyasi kararların bütçesel bir etkisi vardır.
Bir yol, metro hattı, daha fazla güvenlik kamerası veya müze inşa etmek; evsizlere barınak sağlamak; belirli bir reform yapmak veya sosyal konut inşa etmek istiyorsunuz: her şey dönüp dolaşıp bütçeye geliyor.
Bu da Bütçe Bakanı'nı hükümet anlaşmalarını savunmak ve bunların gerçekten birbirleriyle uyumlu olmasını sağlamak açısından kilit bir oyuncu haline getiriyor.
Ama belki de işimin en önemli kısmı kararları önceden öngörmek.
Birisi yeni bir politika önerdiğinde şunları sormamız gerekiyor: Bunun gerçek maliyeti nedir? Bütçesi doğru hesaplandı mı? Bakım maliyetleri ne olacak? Uzun vadeli sonuçları neler? Gerçekten hükümet anlaşmasının bir parçası mı? Zaten ödemek zorunda olduğumuz şeylere ne olacak?
Bu işte insanlara asıl görevlerini yapmalarını hatırlatmak da epey fazla yer tutuyor.
Bu özellikle önemli çünkü siyasetin ufku kısa vadeli olabiliyor.
Kanalizasyonları düşünün: Bozulana kadar kimse kanalizasyonların bakımını önemsemez. Ancak bu tür harcamaları sürekli ertelerseniz sonunda faturayı birileri öder ve bu genellikle vergi mükellefi olur.
Bu, siyasetçilerin sorumlu oldukları bütçeler ve yetki alanları konusunda daha fazla hesap vermeleri gerektiğini düşünmemin nedenlerinden biri. Özellikle de medya tarafından.
Başka bir örnek Brüksel tünelleri. Birkaç yıl önce tavanın bir bölümü düştü.
Ve evet, hükümette çalışmak siyasi vaatlere bakışımı değiştirdi.
Hiçbir şeyin bedava olmadığını çok hızlı öğreniyorsunuz.
Asla hediye vermeyin; sonunda fatura mutlaka size gelir.
İnsanlar çoğu zaman yalnızca kendi alanlarını düşünüyorlar. İşimde en fazla duyduğum cümle şu:
“Bütçe Bakanı bir çözüm bulmak zorunda.”
Bunun anlamı aslında şu:
“Bunun parasını ben ödemek istemiyorum.”
7. Rahatsız edici soru: Nereden keserdiniz?
Arka plan
Siyasetçiler genellikle kamu parasını nereye yatırmak istediklerini anlatmayı tercih ederler.
Bütçe disiplini ise çok daha az popüler bir soruya cevap vermeyi gerektiriyor: Devlet nerede daha az harcama yapmalı?
Soru
Siyasi açıdan hangisi daha zor: harcamaları kısmak, vergileri artırmak veya siyasi bir vaadin finanse edilemeyeceğini kabul etmek?
Ve soruyu somutlaştıralım:
Kişisel olarak Brüksel'de kamu parasının çok daha verimli harcanabileceğini düşündüğünüz tek bir alan belirlemeniz gerekse nereden başlardınız?
Gilles Struyven Strubbe
Benim için, özellikle Belçikalı bir liberal olarak, vergileri artırmak siyasi açıdan daha zor.
Belçika'da zaten sürdürülemez olduğunu düşündüğüm bir vergilendirme seviyesindeyiz. Neredeyse her şeyi vergilendiriyoruz ve ücretler üzerinde zaten en yüksek vergilerden bazılarına sahibiz.
Devlet daha fazla paraya ihtiyaç duyduğunda insanların cebine tekrar tekrar elinizi atamazsınız.
Görmek istediğim daha büyük değişiklik, politikalara daha dinamik bir yaklaşım.
Bir şeyleri denemeye, gerçekten işe yarayıp yaramadığını değerlendirmeye ve ardından işe yaramıyorsa uyarlamaya, iyileştirmeye veya durdurmaya istekli olmalıyız.
Çok sık gördüğümüz şey şu: Bir politika veya program bir kez oluşturulduğunda varlığını sürdürmeye devam ediyor ve bütçesi sürekli büyüyor.
Matematiksel olarak bunun anlamı, her yeni politikanın eskilerin üzerine eklenmesidir. Hiçbir şeyi sonlandırmazsanız her zaman daha fazla paraya ihtiyaç duyarsınız.
İstihdam politikası buna iyi bir örnek.
Actiris'in yaklaşık 650 milyon avroluk bir bütçesi var ancak bu harcamaların büyük bölümü, arada birkaç reform yapılmış olsa da, yıllardır var olan ve doğru dürüst yeniden değerlendirilmemiş program ve politikalara gidiyor.
Bazıları hâlâ faydalı olabilir ancak neyin gerçekten işe yarayıp neyin yaramadığını çok daha sistematik biçimde sorgulamalıyız.
İstihdam sübvansiyonlarını ele alalım.
Belirli koşullar altında bir şirketin birini işe alması için, özellikle başlangıçta, destek verilmesini anlayabiliyorum.
Ama beş yıl sonra hâlâ aynı işi sübvanse ediyorsanız, o işin sübvansiyon olmadan gerçekten sürdürülebilir olup olmadığını sormanız gerekir.
Aynı ilke diğer sübvansiyonlar için de geçerli olmalı: Bir şeye başlangıç desteği verin, değerlendirin ve makul bir sürenin ardından işe yaramıyorsa bunu kabul edip sonlandırın.
Bir de genel yönetim giderleri meselesi var.
Actiris'in kaynaklarının yalnızca yaklaşık yüzde 25'i insanların iş bulmasına doğrudan katkı sağlıyor. Kurumun ve harcama yapısının köklü biçimde gözden geçirilmesi gerekiyor.
İyi yönetim yalnızca yeni politikalar yaratmak değildir.
Zaten var olanları değerlendirme, artık işe yaramayanları sonlandırma ve daha iyi bir şey için alan açma disiplinine sahip olmaktır.
Ve daha da önemlisi: başarısız olabilmek.
8. Faturayı sizin kuşağınıza mı gönderiyoruz?
Arka plan
Kamu borcu alışılmadık bir demokratik problem yaratıyor.
Bugünkü harcamalardan faydalanan vatandaşlarla bu harcamaların sonuçlarını sonunda finanse edecek vatandaşlar aynı kişiler olmayabilir.
Aynı zamanda genç Avrupalılar pahalı konutlarla, emeklilik sisteminin geleceğine ilişkin belirsizliklerle ve kamu maliyesi üzerindeki giderek artan baskıyla karşı karşıya.
Soru
Avrupa siyasetinin bazen yaşlı kuşakların beklentilerini ve yaşam standartlarını korurken mali yükün çok büyük bir bölümünü genç kuşaklara aktardığını düşünüyor musunuz?
Bir hükümet onlarca yıl sonra hâlâ geri ödenecek borçlar aldığında, bugün 15 yaşında olan vergi mükellefini kim temsil ediyor?
Genç kuşakların kamu borcu ve uzun vadeli harcamalarla ilgili kararlarda daha güçlü bir söz hakkına sahip olması gerekir mi?
Gilles Struyven Strubbe
Hem evet hem hayır.
Yükün çok büyük bir bölümünü genç kuşaklara aktardığımız bazı alanlar olduğunu düşünüyorum.
Emeklilik bunun bariz bir örneği.
Belçika büyük ölçüde “pay-as-you-go”, yani dağıtım esaslı bir sistem seçti. Bunun anlamı bugün benim, hâlihazırda emekli olmuş insanların emekli maaşlarını ödüyor olmam.
Bu arada kendi kuşağımın emekli olduğunda aynı güvenceye sahip olup olmayacağını bilmiyorum.
Çok daha güçlü bir kapitalizasyon bileşenine sahip Hollanda modelini daha ilginç buluyorum.
Genç insanlardan çok cömert emekli maaşlarını finanse etmelerini isterken onların çok daha belirsiz bir konut piyasası ve gelecekle karşı karşıya olmalarında rahatsız edici bir taraf var…
Ama bu konuda popülist olmak da istemiyorum.
Belçika'nın kamu borcu yüksek ancak aynı zamanda yüksek bir yaşam standardımız, iyi altyapımız ve güçlü bir refah devletimiz var; düşük eğitim maliyetleri ve iyi hastaneler gibi.
Dolayısıyla bugün Belçika'da doğan bir bebek fiilen büyük miktarda kamu borcunu — bugün yaklaşık 60 bin avro — miras alıyor olabilir ama aynı zamanda gerçek değeri olan kamu varlıklarını ve kurumlarını da miras alıyor.
Bu nedenle mesele yalnızca arkamızda ne kadar borç bıraktığımız değil, bunun karşılığında ne elde ettiğimizdir.
Açık olmak gerekirse, bu kesinlikle daha fazla borçlanma çağrısı değil. Ama “Eh, yaşlı kuşak sayesinde benim 60 bin avro borcum var” demek de fazla kolaycı.
Geçmişe çok fazla bakmamaya çalışıyorum.
Daha önemli soru, bugün aldığımız kararların iyi kararlar olup olmadığı ve on ya da yirmi yıl sonra hâlâ anlamlı olup olmayacağıdır.
Genç kuşaklara daha güçlü siyasi bir ses verilmesine gelince, cevabın basitçe genç insanlara daha fazla oy hakkı vermek olduğuna ikna olmuş değilim.
Zaten gençlik konseylerimiz ve genç kuşakları temsil etmenin başka yolları var.
Ben uzun vadeli kararlar konusunda hesap verebilirliği güçlendirmeyi tercih ederim.
Örneğin Anayasa'ya yıllık azami bütçe açığı için net bir yüzde sınırı konmasını, hatta ABD'deki gibi bir borç tavanını desteklerdim.
Bir hükümet büyük miktarda borç biriktirip sonraki hükümeti faiz faturası ve çok daha dar bir hareket alanıyla baş başa bırakamamalı.
Bu sonuçta bir hesap verebilirlik meselesidir:
Bugün bir karar alıyorsanız, yarın yaratacağı sonuçların da sorumluluğunu üstlenmelisiniz.
9. Yapay zekâ devletin yerini mi almalı, yoksa devleti mi iyileştirmeli?
Arka plan
Dijitalleşme de içinde çalıştığınız siyasi ortamın bir parçası.
Yapay zekâ potansiyel olarak belgeleri analiz edebilir, idari başvuruları işleyebilir, verimsizlikleri tespit edebilir ve idari maliyetleri azaltabilir.
Ancak Acemoglu, insan emeğinin kapasitesini ve üretkenliğini artırmak yerine öncelikle onun yerini almaya odaklanan bir teknolojik modele karşı da uyarıda bulunuyor.
Kamu sektörü giderek daha fazla tam olarak bu tercihle karşı karşıya kalacak.
Soru
Yapay zekâ idari maliyetleri dramatik biçimde azaltabiliyorsa hükümetler mümkün olduğunca fazla otomasyona mı gitmeli?
Yoksa otomasyon daha ucuz ve hızlı olsa bile hiçbir zaman bir algoritmaya devredilmemesi gereken kamu kararları var mı?
Daha temel olarak: Kamuda yapay zekânın amacı kamu çalışanlarının yaptığı işlerin yerini almak mı, yoksa kamu çalışanlarını daha üretken hale getirmek mi olmalı?
Çizgiyi nerede çekerdiniz?
Gilles Struyven Strubbe
Evet, kesinlikle. GovTech için çok büyük bir potansiyel olduğunu düşünüyorum.
Yapay zekâ tarafından yapılabilecek çok sayıda tekrarlayan idari görev var. Bu durumlarda karar neredeyse tartışmasız.
Konut izinlerini ele alalım.
Bir dosyanın eksiksiz olup olmadığını, gerekli bütün belgelerin bulunup bulunmadığını ve temel koşulların karşılanıp karşılanmadığını kontrol etmek yapay zekânın çok daha hızlı ve ucuz biçimde yapabileceği bir şey.
Bir kamu görevlisinin bunun için saatler harcamasının pek bir anlamı yok.
Ama cevabın basitçe kamu çalışanlarını ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüyorum.
İkisini birden yapmalıyız: otomasyonun mantıklı olduğu yerlerde otomasyona gitmek ve insan muhakemesinin gerektiği yerlerde insanları daha üretken hale getirmek.
Bazı kararların insani bir dokunuşa ve daha da önemlisi, alınan karardan nihai olarak sorumlu tutulabilecek bir insana ihtiyacı vardır.
Bilgisayarlarda da benzer bir şey gördük.
Bilgisayarlar bizi dramatik biçimde daha üretken hale getirdi ancak iş gücünü basitçe ortadan kaldırmadı.
Yapay zekâ daha da büyük bir atılım olabilir çünkü geleneksel bir bilgisayarın aksine gerçekten görevleri yerine getirebilir ve daha özerk çalışabilir.
Dolayısıyla çizgiyi muhakeme ve hesap verebilirlikte çizerdim.
Yapay zekâ tekrarlayan işleri yapsın, bilgiyi analiz etsin ve kararları hazırlasın.
Ancak bir karar muhakeme, takdir yetkisi gerektiriyorsa veya bir insanın hayatı üzerinde önemli bir etkiye sahipse, o karardan hâlâ bir insan sorumlu olmalı.
10. Liberalizm hayal kırıklığına uğramış 20 yaşındaki bir gence ne sunuyor?
Arka plan
Birçok genç Avrupalı için ekonomiyle ilk karşılaşma girişimcilik veya borsa üzerinden olmuyor.
Kira, uygun fiyatlı konut bulma güçlüğü, güvencesiz istihdam ve bugün finanse ettikleri refah devletinin ihtiyaç duyduklarında hâlâ var olup olmayacağına ilişkin belirsizlik üzerinden oluyor.
Bu durum liberal siyaset açısından temel bir meydan okuma yaratıyor.
Soru
20 yaşındaki bir gencin size şöyle söylediğini düşünün:
“Benden bireysel sorumluluğa ve ekonomik fırsatlara inanmamı istiyorsunuz. Ama bir ev satın almaya gücüm yetmiyor, benden önceki kuşakların tasarladığı bir sistemi finanse etmem bekleniyor ve bana eninde sonunda piyasanın çabalarımı ödüllendireceği söyleniyor.”
Liberalizmin bu gence cevabı nedir?
Ve liberalizm ikna edici bir cevap veremiyorsa bu kuşak neden siyasi olarak başka yerlere bakmaya başlamasın?
Gilles Struyven Strubbe
Bence bu soru aşırı partilerin neden yükseldiğinin özüne dokunuyor.
Onlar bir hikâye, toplumun nasıl olması gerektiğine ilişkin bir vizyon sunuyorlar.
Bunu mutlaka çok somut hale getirmiyorlar ama insanların duygularına hitap ediyor ve onlara “Gittiğimiz yer burası” diyorlar.
Flaman liberalleri de dahil olmak üzere birçok geleneksel parti bunu kaybetti.
Daha büyük soruyu sormak yerine tek tek önlemlere fazla odaklanıyoruz:
Aslında nasıl yaşamak istiyoruz ve toplum olarak nereye gitmek istiyoruz?
İnsanlarla olan liberal sözleşmeyi yeniden tasarlamamız gerektiğini düşünüyorum.
İnsanların nerede devletten yardım bekleyebileceği, nerede ise kendi başlarına oldukları konusunda son derece net olmalıyız.
Bu, bir el uzatmak ama aynı zamanda o eli tutması gereken kişinin kendisi olduğunu da açıkça söylemekle ilgili.
Bu nedenle kişisel gelir vergilerinin de önemli ölçüde azaltılması gerektiğini düşünüyorum; böylece insanlar kazandıkları paranın daha büyük bölümünü ellerinde tutabilirler.
Beni sık sık rahatsız eden şeylerden biri, her sorunun devletin sizin için çözmesi gereken bir kriz olarak çerçevelenmesi.
Oysa ilk soru şu olmalı:
Siz bununla ilgili ne yapabilirsiniz? Nasıl çözebilirsiniz? Kendiniz hangi adımları atabilirsiniz?
Ardından devletin bu sorunu kendiniz çözebilmeniz için gerçekten gerekli araçları ve fırsatları sağlayıp sağlamadığını sormanız gerekir.
Liberalizmin bireysel sorumluluk ile kolektif dayanışma arasında kurması gereken denge bence budur.
Bu bizi yeniden yapabilirlikler yaklaşımına getiriyor.
Amaç herkesin kendi kapasitesini geliştirmek ve hayatta kendi yolunu bulmak için gerçek bir fırsata sahip olmasını sağlamak olmalı.
Ama bundan sonra insanları çok daha fazla kendi hallerine bırakmamız da gerekiyor.
İnsanların hayatlarına sürekli müdahale etmekten vazgeçmeli ve insanların bazen işe yaramayan seçimler yapabileceğini kabul etmeliyiz.
Kendi seçimlerinizi yapma özgürlüğüne sahipsiniz ve bazen de kafanızı duvara vurma özgürlüğüne.
Beklentiler konusunda da dürüst olmamız gerektiğini düşünüyorum.
20 yaşındaki birinin hemen ev satın alabilmesi gerçekten normal mi? Muhtemelen değil.
Aynı zamanda gençlerin tüketim beklentilerinin de değiştiğini kabul etmeliyiz.
Birçok genç yılda birkaç kez seyahat ediyor, pahalı kahveler satın alıyor ve en yeni iPhone'u istiyor.
Bu, konut sorununun gerçek olmadığı anlamına gelmez ancak karşı karşıya olduğumuz tercihler konusunda dürüst olmalıyız.
Dolayısıyla liberal cevabın herkese bir ev vaat etmek veya belirli bir yaşam standardını garanti etmek olduğunu düşünmüyorum.
Liberal cevap insanlara gerçek bir başlangıç noktası, gerçek fırsatlar ve bunlarla kendi hayatlarını kurma özgürlüğü sunmaktır.
Liberalizm bunu sağlayabilirse hâlâ anlatacak çok güçlü bir hikâyesi olduğunu düşünüyorum.
Son soru:
Soru
Gelecekteki refahın temeli olarak yalnızca birini seçmek zorunda olsaydınız:
Daha özgür piyasalar mı, daha güçlü kurumlar mı?
“İkisi de” diyemezsiniz.
Hangisi önce gelir ve neden?
Gilles Struyven Strubbe
Birini seçmek zorundaysam daha güçlü kurumları seçerim.
Bu konuda Acemoglu'na katılıyorum.
Hukukun üstünlüğüne, iyi verilere, akıllı politika üretimine, etkili bir yönetime ve iyi kararlar alıp bunları uygulayabilecek kapasiteye sahip kurumlara ihtiyacınız var.
Bu temel olmadan piyasalar da düzgün çalışamaz.
Kurumlar iyi çalıştığında piyasalar da bundan faydalanır.
İnsanların ve işletmelerin yatırım yapmasına, inovasyon gerçekleştirmesine ve risk almasına olanak sağlayan istikrarı ve öngörülebilirliği yaratırlar.
Çünkü doğru çerçeveyi bir kez oluşturduğunuzda piyasalara büyük ölçüde güveniyorum.
Piyasalar uyum sağlar. Fırsatları bulur, teşviklere cevap verir ve kurallar çerçevesinde çalışmanın yollarını bulur.
Üstelik bunu çok daha hızlı yaparlar.
Dolayısıyla hangisinin önce geldiğini seçmek zorundaysam:
Daha güçlü kurumlar.
Devletin görevi çerçeveyi oluşturmak ve kuralların işlemesini sağlamaktır.
Sonra bırakın piyasa en iyi yaptığı şeyi yapsın.
Dip Notlar
1- Draghi Raporu, eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı ve eski İtalya Başbakanı Mario Draghi tarafından Avrupa Komisyonu’nun talebi üzerine hazırlanan ve Eylül 2024’te yayımlanan “The Future of European Competitiveness” (Avrupa Rekabetçiliğinin Geleceği) başlıklı rapordur. Rapor, Avrupa’nın ABD ve Çin karşısındaki rekabet gücü sorunlarını inceliyor; özellikle inovasyon açığının kapatılması, ekonominin karbonsuzlaştırılması ve stratejik bağımlılıkların azaltılması üzerinde duruyor. Avrupa’nın yatırım kapasitesini artırması, Tek Pazar’ı derinleştirmesi ve karar alma süreçlarını hızlandırması gerektiğini savunuyor. commission.europa.eu
Avrupa Komisyonu – Draghi Raporu
2-Yapabilirlikler yaklaşımı (capabilities approach), filozof Martha C. Nussbaum ve ekonomist Amartya Sen ile özdeşleşen bir düşünce çerçevesidir. Bir toplumdaki refahı yalnızca gelir, servet veya sahip olunan kaynaklarla değil, insanların bu kaynakları kullanarak gerçekte ne yapabildikleri ve nasıl bir hayat yaşayabildikleriyle değerlendirmeyi önerir. Nussbaum’un yaklaşımında temel soru, insanların teorik olarak hangi haklara sahip olduklarından ziyade, eğitim, sağlık, siyasal katılım ve kişisel tercih gibi alanlarda bu hakları kullanabilecek gerçek imkânlara sahip olup olmadıklarıdır. Bu nedenle yaklaşım, Gilles’in röportajda sözünü ettiği “fırsat” ve “bireysel özgürlük” anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır.




Yorumlar