top of page

Avrupa Parlamentosu'ndan Türkiye'ye Kıbrıs Kararı: "1974'teki Cinsel Şiddet Savaş Suçu Olarak Tanınmalı"

Yazarın fotoğrafı: Kenan Erer
Kenan Erer
17 Tem
4 dakikada okunur

Strasbourg, 7-8 Temmuz 2026 - Kenan ERER


Avrupa Parlamentosu'nun Strasbourg'daki genel kurul salonunda bu hafta olağandışı bir oturum yaşandı. Gündem maddesi teknik değil, tarihseldi: 1974 Kıbrıs harekâtının kadınlar ve kız çocukları üzerindeki sonuçları, cinsel şiddet iddiaları ve bunların toplumsal cinsiyet boyutu.

Ama bu kez tartışmanın ötesine geçildi. Avrupa Parlamentosu, oturumun sonunda bir karar tasarısını kabul etti. Artık yalnızca milletvekillerinin siyasi konuşmalarından söz etmiyoruz — Avrupa'nın en yüksek demokratik kurumunun resmi pozisyonundan söz ediyoruz.


Resmi Karar Ne Diyor?

Kabul edilen metinde öne çıkan başlıklar ağır ve somut.


Türkiye'nin 1974 müdahalesi ve adanın kuzeyindeki askeri varlığı "uluslararası hukukun ihlali" olarak nitelendiriliyor. Türkiye'den mağdurlara etkili tazminat sağlaması talep ediliyor.

Askeri arşivlerin açılması ve uluslararası soruşturmalarla tam iş birliği yapılması isteniyor. BM gözetiminde iki toplumlu, iki bölgeli federasyon temelindeki müzakerelerin yeniden başlaması çağrısı yapılıyor. Kayıp Şahıslar Komitesi'ne daha fazla AB desteği verilmesi de kararın içinde.

Ama belki de en dikkat çekici unsur bunların hiçbiri değil. Karar metni yalnızca Rum mağdurları değil — 1974'te Rum, Türk, Marunî, Ermeni ve Latin kadınların tamamının yaşadığı şiddet, göç ve travmayı eşit biçimde tanımaya çalışıyor. Bu, Avrupa Parlamentosu'nun tarihsel bir meselede taraf tutarken aynı anda çok daha kapsayıcı bir insani çerçeve kurduğunun göstergesi.

Yarım Asır Sonra İlk Kez Konuşanlar

Tartışmanın duygusal arka planını geçen yıl gerçekleştirilen bir parlamenter heyet ziyareti sırasında toplanan tanıklıklar oluşturuyordu. PPE Grubu adına konuşan Yunan milletvekili Eleonora Meleti o ziyareti şöyle aktardı:

Yıllarca sessiz kaldıktan sonra ilk kez konuşmaya karar veren kadınlar, yaşadıkları cinsel şiddeti Avrupalı milletvekillerine anlatmıştı. Meleti, parlamentonun bu kadınlara seslerini duyurma sözü verdiğini hatırlatarak oturumu açtı.

Elli yılı aşkın bir sessizlikten sonra dile gelen bu tanıklıklar, hem bireysel bir travmanın hem de kolektif bir tarihin parçasıydı. Ve Strasbourg'daki oturum, en azından bu sesi resmi bir çerçevede kayıt altına alma girişimiydi.

Tek Taraflı Bir Hesaplaşma mı?

Oturumun en dikkat çekici boyutlarından biri, bazı milletvekillerinin tartışmayı tek taraflı bir suçlama çerçevesinin ötesine taşıma çabasıydı.

S&D Grubu adına konuşan İtalyan milletvekili Cecilia Strada, Türk ordusunun Rum kadınlara yönelik sistematik cinsel saldırılar gerçekleştirdiğini öne sürerken aynı anda şunu da söyledi: EOKA-B milisleri de Türk Kıbrıslı kadınlara yönelik tecavüz ve katliamlar gerçekleştirmişti.

Sol Grup adına konuşan Kıbrıslı milletvekili Giorgos Georgiou da benzer bir çizgide durdu. "Tecavüzün dini, etnik kökeni ya da milliyeti olmaz" dedi. Ortak acının iki toplum arasında barışın temeli olması gerektiğini savundu.

Bu yaklaşım, oturumun diğer konuşmalarından belirgin biçimde ayrışıyordu. Sağ gruplardan milletvekilleri Türkiye'ye çok daha sert yüklenirken, ECR'li Geadi tartışmaya ayrı bir boyut ekledi: AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ile Genişlemeden Sorumlu Komiser Marta Kos'un kısa süre önce Türkiye'yi "stratejik ortak" olarak tanımlamasını doğrudan hedef aldı. Geadi'ye göre bu tanımlama, Kıbrıslı mağdurlara hakaret anlamına geliyordu.

Oturumda en farklı ses ise Avrupa Egemen Uluslar Grubu'ndan (ESN) Alman milletvekili Irmhild Boßdorf'tan geldi. Kıbrıs meselesinin toplumsal cinsiyet politikaları üzerinden okunmasının doğru olmadığını savunarak FEMM Komitesi'nin yetki alanını aştığını ileri sürdü. Türkiye ile Yunanistan arasında daha yapıcı bir diyalog kurulması gerektiğini söyledi.


Tarihin Yeniden Çerçevelenmesi Üzerine

Oturumun sonunda yaşanan usul müdahalesi görünürde teknik bir itirazdan ibaretti. Ama altında derin bir siyasi mesele yatıyordu.

Kıbrıslı S&D milletvekili Costas Mavrides, söz alarak bazı konuşmalarda ve simultane çevirilerde kullanılan "Türkiye-Yunanistan çatışması" ifadesine itiraz etti. Yaşananlar iki toplum ya da iki devlet arasındaki bir anlaşmazlık değildi. Bu, Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne yönelik işgaliydi.

Kavramlar önemlidir, çünkü kavramlar tarihi çerçeveler. "Çatışma" denildiğinde iki tarafın eşit ağırlıkta olduğu ima edilir. "İşgal" denildiğinde farklı bir hukuki ve ahlaki sorumluluk tanımlanır. Bu tartışma, tarihsel hafızanın her zaman siyasi bir alan olduğunu bir kez daha gösterdi.

Stratejik Ortak mı, Hesap Verecek Taraf mı?

Oturumun en gergin anlarından biri, Türkiye'nin AB ile mevcut ilişkisine dair yapılan değerlendirmeler sırasında yaşandı.

AB, yakın zamanda Türkiye'yi güvenlik, enerji ve göç alanlarında "vazgeçilmez ortak" olarak konumlandıran bir dizi açıklama yapmıştı. Kıbrıslı ve Yunan milletvekillerinin önemli bir bölümü bu açıklamaları 7 Temmuz oturumunda doğrudan hedef aldı. Mesaj açıktı: 1974'te yaşanan suçların hesabı verilmeden, mağdurlar tanınmadan ve Türkiye'nin yasal sorumluluğu kabul edilmeden kurulan "stratejik ortaklık" söylemi, tarihsel yüzleşmeyi ikinci plana itiyor.

Bu gerilim yeni değil. Türkiye-AB ilişkisinin özellikle son on yılda "işlemselcilik" — kriz yönetimi odaklı, stratejik pragmatizme dayalı bir yapıya dönüştüğü uzmanlar tarafından sık sık dile getiriliyor. Kıbrıs meselesi bu yapının en ağır sınavlarından birini oluşturuyor. Geçmişe hesap sormak ile geleceğe yönelik iş birliği kurmak arasındaki mesafe, diplomatik dilde çoğu zaman sezilmez biçimde kapatılıyor.

1974'ten Günümüze: Savaşta Cinsel Şiddet

Oturum boyunca milletvekilleri defalarca Ukrayna, Sudan, Gazze ve Kongo'yu andı. Bu anmalar tesadüf değildi — 1974 Kıbrıs davası üzerinden aslında çok daha geniş bir meselenin altı çiziliyordu: Savaşta cinsel şiddet, tarih boyunca sistematik bir savaş aracı olarak kullanılmış, ama hukuki ve siyasi olarak tanınması onlarca yıl almıştır.

Uluslararası ceza hukuku akademisyeni Rhonda Copelon'un çalışmaları bu gecikmeli tanınmanın mekanizmasını net biçimde ortaya koyuyor. Savaşta cinsel şiddet, 20. yüzyılın büyük bölümünde "savaşın kaçınılmaz yan etkisi" ya da "bireysel sapkınlık" olarak sınıflandırıldı. Sistematik bir savaş suçu olarak tanınması ancak 1990'lardaki Eski Yugoslavya ve Ruanda davaları aracılığıyla gerçekleşti. 1974 Kıbrıs vakası, bu tanınmanın hâlâ tam anlamıyla işletilmediği tarihsel dosyalardan biri olmayı sürdürüyor.

Yeşiller/EFA Grubu adına konuşan İsveçli milletvekili Isabella Lövin, Nobel ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç'in sözlerine atıfla bunu özetledi: Savaşlarda kadınların sesi çoğu zaman duyulmaz. Strasbourg'daki oturum, en azından o sesi resmi bir metne dönüştürme girişimiydi.

Sonuç Yerine: Karar Bağlayıcı mı?

Hayır. Avrupa Parlamentosu kararları hukuki açıdan bağlayıcı değil. Türkiye'ye otomatik bir yaptırım getirmiyor. Askeri arşivleri açmak zorunda bırakmıyor. Mağdurlara tazminat ödemesini zorunlu kılmıyor.

Ama yaptığı şeyin ağırlığını küçümsememek gerekiyor.

Bu karar, Avrupa'nın en yüksek demokratik kurumunun resmi pozisyonunu kayıt altına alıyor. 1974'te yaşanan cinsel şiddeti savaş suçu olarak tanımlıyor. Yalnızca Rum değil — Türk, Marunî, Ermeni ve Latin kadınların yaşadığı travmayı da eşit biçimde belgeleyen bir metin olarak tarihe geçiyor. Ve bunu, yarım asır boyunca sessiz kalan kadınların tanıklıklarına dayanarak yapıyor.

"Tecavüzün dini, etnik kökeni ya da milliyeti olmaz."

Bu cümle 7 Temmuz 2026'da Strasbourg'da söylendi ve resmi bir Parlamento kararına girdi. Elli iki yıl sonra.

Yeterli mi? Muhtemelen değil. Ama başlangıç olmak için yeterli mi? Bu soruyu yanıtlayacak olan, önümüzdeki günlerde Türkiye'nin ve AB kurumlarının nasıl tepki vereceği olacak.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page